30 Temmuz 2013

Bireysel hikayeler.


Her toplumsal olayın içinde yaşayan insanların bireysel hikayeleri vardır. Bu hikayeleri okuyup anlamadan, toplumsal olaylar iyi doğrultuya oturtulamaz.

Geçenlerde yeni biriyle tanıştım.  90lı yıllarda ailecek Bulgaristan’ dan gelmişler. Genç bir insan. Orada yaşadıklarını anlattı, Müslüman mezarlarının değiştirilmesi, kurban kesmenin yasaklanması vs. gibi sırf dinlerinden dolayı yapılan baskılardan bıkıp, Türkiye’ye göç etmişler. Gezi olaylarına katılmış. Kendi deyişiyle, “ben doğduğum ülkede yaşama şansı bulamadım, milliyet olarak ait olduğum ülke de de yaşama şansım kalmazsa gidecek yerim yok. O nedenle burası benim istediğim gibi yaşanacak bir yer olana kadar mücadele edeceğim. Gerisi hiç önemli değil.” Bu hikayeyi duymak zorundayız.

Ya da, önce amca oğlu sonra da kendisi PKK ya katılan bir üniversite öğrencisinin söylediklerini okumuştum. Diyordu ki; “Siyasetle fikir yürütme dışında uğraşmıyordum, silahlı kalkışmayla da bir yere varılamayacağını düşünüyordum. Amcamın oğlu dağa çıktı ve bir çatışmada öldürüldü. Bütün sülale acılar içindeydik ve öfkemiz kabarmıştı. Ben de okuduğum okuldan bir arkadaşımla birlikte PKK ya katılmaya karar verdik ve katıldık. Sonrasında koşullardan dolayı pek memnun değildim ve kararımı sürekli kendi içimde sorguluyordum. Bir çatışmada arkadaşım öldü. O günden sonra artık geri dönemeyeceğimi, dönersem kuzenime ve arkadaşıma ihanet edeceğimi düşünerek uzun süre geri dönmedim. Sonra karar verip örgütten kaçtım. (Avrupa’ da bir yerde yaşıyor) Hala silahın çözüm olmadığını ve arkadaşıma ve kuzenime ihanet ettiğimi düşünüyorum. Bazı insanların neden hala savaşmaya hazır olduğunu anlamamız gerekiyor.

Alevi bir arkadaşla yolculuk ettim. Yol sırasında söyledi Alevi olduğunu. 3. Köprüye verilecek Yavuz Sultan Selim adından dolayı. Aslında hiç ibadet etmeyen ve Alevi kültürünü yaşamayan biri olduğunu, sadece ailesindeki konuşmalardan, büyüklerinden Yavuz Sultan Selim’ in Alevilere kıyım yaptığını duymuşluğu varmış o kadar. Çocukluğumdan beri dinlediklerimden dolayı şimdi bu isim kararına tepkili ve o nedenle Gezi olaylarını ve hükümete karşı yapılanları destekler olmuş. “Artık ben de Alevi oldum” demesi enteresandı. Bu hikayeyi dinlemezsek ne olduğunu kavrama şansımız yok. (tarih dersi alır gibi, efendim aslında Yavuz ne yapmıştı, yapmamıştıların sahiden hiç bir hükmü yok)

Kendime bakıyorum. Gezi olaylarının benim gözümde yaşananlarıyla başbakanın açıklamaları hiç tutmadığı için devlet tarafından yapılan bütün açıklamalara kuşkuyla bakar oldum. (daha önceden de devlet görevlilerinin ve hükümetlerin doğruları saptıracağını düşünürdüm ama başa gelince emin oldum diyeyim) benim hikayem anlaşılmadan devletin güven sağlaması imkansız.

Bir arada yaşayabilmemiz için yargılamadan, merak  ve saygıyla kişisel hikayeleri dinlememiz gerekiyor.

26 Temmuz 2013

Olanı okumak ve doğru hamleleri yapmak


Irak fiili olarak üçe bölünmüş durumda; Şiiler Sünniler ve Kürtler ayrışmış halde. Suriye’ yi de muhtemelen benzer akıbet bekliyor.  Bunlarla birlikte Lübnan ve Ürdün’ ün de bu çalkantılardan etkilenmemesi mümkün değil gibi.  Şimdilik bu konu burada bir dursun.

İki yıl önce başbakanımız Mısır’ da ve Libya’ da kahraman gibi büyük bir coşkuyla karşılandı. Aday olsa seçilecek durumdaydı yani.  İsrail’ le Türkiye arasındaki gerginlikte en sonunda Türkiye istediği sonuca doğru istediklerini elde etmeye başlamıştı. Balkanlarda, Türki Cumhuriyetlerde ülkenin etkisi giderek daha kuvvetli hissediliyordu.

İçeride de küresel krize rağmen ayakta kalan ve hatta küçük de olsa büyüme kaydeden bir ekonomi gidişatı vardı. PKK ile  uzun süren çatışmalı durumu ortadan kaldıracak ilk adımlar atılmıştı. En azından silahlı çatışmanın sonuna gelindiği konusunda iyi başlangıçlar vardı.

Şimdi, diyelim ki; ülkenin dışarıda yükselen itibarı, içerideki istikrarı başka birilerinin asabını bozdu ve Türkiye üzerinde bir oyun planı kurgulandı. Bu arada farazi yazıyorum ama ihtimal dahilinde olan bir şey olduğunu da düşünüyorum.

Hükümet büyükelçileri, MİT ve dışarıda kendisini destekleyen kişiler aracılığıyla bunu öğrenememiş miydi? Eğer öyleyse bu zaafı nasıl açıklayacağız? Ülke güvenliği sınır kapısından çok önce başlamaz mı?

Sorarsak (hatta biz sormadan, önceden haberdar olduklarını söylemişlerdi) “elbette bu tür girişimlerin olabileceğini biliyorduk” diyecekler.

Böylesi bir ortamda bu kadar ciddi bir tehdit varken, bir başbakan alkol düzenlemesiyle başlayan sözleri sarf edip, Gezi olaylarında gördüğümüz davranışları devam ettirir mi?

Bazıları Gezi olaylarından dolayı Türkiye’ nin imajının zedelendiğini söylüyor. Yanlış tespit! Agresif ve antidemokratik çıkışlarından dolayı Erdoğan’ ın, kifayetsizliklerinden dolayı da bakanların imajı hasar görmüştür. Ciddi bir acemilik sergilenmiştir. Şimdi de PYD nin attığı adımlarla ilgili aynı acemilik devam ediyor.

Erdoğan ve hükümet durumu toparlamak istiyorsa;
Yasal düzenlemelerle ilgili kapsamlı bir paket ortaya koymalıdır. (Şu anda konuşmaya başladıkları demokratikleşme adımları yeterli değildir. ) Örneğin;
- Terörle Mücadele Kanunu
- Seçim Barajının %3-5 e indirilmesi
- Milletvekillerinin halk tarafından seçilebileceği bir seçim yasası değişikliği
- Ana dilde eğitimin alt yapısının oluşturulacağı düzenlemeler
- Diyanet işlerinin işlevi ve dolayısıyla devletin dinle ilişkisini keseceği sadece hizmet veren olarak kalacağı bir düzenin adımlarının atılması
- Daha önceden imzalanmış uluslar arası anlaşmalarla çelişen yasaların gözden geçirilmesi. (dolayısıyla Ergenekon ve KCK davalarının seyrini etkileyecek düzenlemeler)

Bunların yanı sıra AB ile ilgili yapılması gereken reformlara devam edilmesi de aynı derecede önemlidir. (AB nin geleceği vs. gibi dorular var ama konu o değil) Bunlar İstanbul’ u finans merkezi yapmak konusundaki iddialar , para musluklarının kısıldığı ortamda yeni yatırımcıların gelebileceği güvenliği sağlamak açısından önemlidir.

Peki yapılır mı? Hayır! Neden? Çünkü birincisi, çok az sayıda insanın düşüncesiyle (ki bunlardan iki tanesi felaket; Yalçın Doğan ve Yiğit Bulut) bütün bu adımlar görülse bile, görüldüğüne inanıyorum, bir stratejiye oturtulamaz. İkincisi de kafalar hiç oralarda değil, şu anda intikam ateşiyle Gezi’ nin hesabını sormaya çalışıyorlar. (Bozulan imajlarına imaj katacak hareketler)

Ne olacak o zaman? Önce yerel seçimlerde AKP (ya Allah!) İstanbul’ u kaybeder ya da korkutucu bir hasar alır. Sonrasında da genel seçimlerden ilk parti olarak çıksa bile mecliste aynı sandalyeye sahip olamaz.  Ondan sonraki gelecek seçimlerde de kaybeder.

Bu senaryo tutarsa da maalesef hükümetlerden bize bir hayır yok demektir. Bize de birbirimize düşmeden yaşamaya devam etmek kalır.

17 Temmuz 2013

Türkiye’ nin özel koşulları!


Daha eskiden daha çok duyduğum bir laftı bu. Devlet büyüklerimiz “Türkiye’nin özel koşulları nedeniyle......” diye başlardı cümleye. Bir yanından bakınca hakikaten özel koşulları varmış gibi durur ve hatta vardır da.

Nedir bu özel koşullar? Benim görebildiğim kadarıyla, etnik farklılıklar başta gelir. Dili, gelenekleri, toplum ve aile yapısı farklı olan Kürtler örneğin. Dini farklı yorumlayan Aleviler ve diğer dini gruplar mesela. Dinden devam edecek olursak, tamamen İslami kurallara göre yaşanması gerektiğini ve herkesin de buna tabi olması gerektiğine inanan insanlar. Halkın eğitim seviyesi başka bir “özel koşul” olarak dillendirilir. Belki uğraşsak başka özel koşullar da bulabiliriz.

Aslında bunlar tam da özel koşullar değil bence, sadece halkı kontrol edebilmek için kullanılan birer bahanedir. Başka ülkelerde de bu şekilde olmasa da başka özel koşullar üretilebilir pekala. Mesele bu özel koşullardan dolayı insanlara ne dayatıldığı ve bunun nasıl kullanıldığıdır.

Dayatılanların başında Terörle Mücadele Kanunu (TMK) geliyor örneğin. Öyle bir geniş tanım yaratıyor ki ve politikacılar o kadar ikiyüzlü ve ilkesiz davranıyor ki, sonuçta gücü ele geçirenin ötekine zulüm etme aracı haline dönüşüyor. Eğer katıksız Kemalist bir bakış açısından bakarsan, özellikle dindar kesimi baskı altında tutabilmek için özel koşullar gündemde tutuluyor. Milliyetçi muhafazakar pencereden baktığında Kürtler terörist yaftasıyla karşı karşıya kalıyor. Son seferde de onuru zedelenen, bir şekilde hükümetin aslında özel olarak da Erdoğan’ ın ifadelerine tepki gösteren kalabalıklar rahatlıkla (ve komik ötesi gerekçelerle) terörist olarak gösterilebiliyor ve hatta yargılanıyor. Uydurulan “özel koşullar” dan dolayı da bu TMK bir türlü değiştirilmiyor. Mesela İstanbul’ da yasal olarak yapılan Nevruz kutlamalarına gittiysen ve orada fotoğraf çektiysen, o fotoğrafta da sarı, kırmızı, yeşil flamalar varsa, devlet isterse seni terör propagandası yapmaktan yargılayabiliyor, hakim beyin nasıl düşüneceğine bağlı.

Özel koşulları en iyi özetleyenlerden biri bir Japon arkadaşım oldu aslında. Bu yıl İstanbul’ a geldi, Kapadokya’ ya gitti. Geri döneceği gün “ne gördün Türkiye’ de” diye sordum. Cevap olarak “mixture of everything” (her şeyin karması) dedi. Eğer bir ülkede yaşayan insanlar bu şekilde tanımlanabilirse, ki ben buna katılıyorum, o zaman burada anarşi sınırına dayanan, demokrasinin olabilen en geniş versiyonundan başka hiç bir yönetim şekli burayı kandırmaz.

Bir soru şu; bunu AKP başarabilir mi? Bence kadrolarında yer alan bazı insanlar başka bir formatta bir araya gelirlerse olabilir. Diğer taraftan Erdoğan liderliğinde bir AKP ile olamayacağı artık çok aşikar. Zira bütün söyledikleri bir yana şu iki cümleyi kurabilmiş kafadan bu demokrasinin çıkabilmesi için tanrısal bir mucize gerekli; “aksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar, bir şey demiyoruz” (beyefendi burada “bir şey deme” hakkını saklı tutuyor) ikincisi de “bize demediklerini bırakmadılar...afedersin ne Rum’luğumuz kadı...” (beynin kıvrımlarındaki düşünüş şeklinin kelama gelmiş halidir, üzerinde çok çalışmamışsan kendini iyileştiremezsin)

10 Temmuz 2013

Kimlik ve hummalı çalışma


CHP nin ülke sorunlarının çözümü için gerçek bir alternatif olması iki koşula bağlı; birincisi kendini derinden ve cesurca sorgulayıp kimliği ile ilgili yeni bir tanımlamaya ulaşması, ikincisi de hummalı bir çalışma.

Birinci ödevini yapmadan ikinciye geçmemeli diye düşünüyorum. Zira kim olduğunuz, ne/nasıl yapacağınızı belirler.

Kabaca eğilmesi gereken konuların başında, çizdiği kalın kırmızı çizgilere bakmak geliyor. Zira bu sınırlar aslında adında bulunan “halk” ı tam olarak kapsayamıyor. Bana göre Türkiye öyle bir ülke ki, dar tanım yapan kimse yeteri kadar kapsayıcı olamıyor.

Bildiğimiz bir konu varsa o da muhafazakar kitlenin nüfus içinde oran olarak fazla olması. Yine de bu muhafazakarlık, dışlayıcı ve korkutucu değil bence. Müslümanlıktan gelen ve Anadolu kültürünün kodlarını taşıyan bir muhafazakarlık. Dolayısıyla dinine bağlı ve bunun gereklerine göre yaşamak isteyen insanlarla ilgili çizdiği sınıra bakmak önemli bir adım olabilir. Sorarsanız böyle bir sınırımız yok diyeceklerdir ve öyle derlerse iktidarın deyimiyle “müebbet muhalefet” olarak kalacaklardır. Bu bir oy avcılığı değildir, adındaki “halk” ın bir gurubu dindar, bunu göz önüne almadan olmaz.

Ekonomik konularda bir belirsizlikleri var. Kılıçtaroğlu Diyarbakır’da bir mitingde hükümeti eleştirirken, “AKP hükümeti son 9 yılda 49 tane yeni hapishane yaptı. Yeni hapishane yapacağına, 49 tane yeni fabrika yapsaydınız gençlerimiz gidip çalışsaydı” diyebiliyor mesela. Yani devletin görevi fabrika yapmak mıdır? Ne fabrikası yapacak? Dolayısıyla bu alandaki politikaları laftan öte gitmiyor. Sol bir geleneğe sahip bir parti olarak liberal ekonomik politikaları önermek ve desteklemek zor olabilir ama pek ala “bilinçli kapitalizm” kavramının içini dolduracak bir anlayıştan yola çıkarak çağdaş ekonomi politikaları geliştirebilir.

Yine ekonomiyi ilgilendiren alanlarda bazı rakamlarımız berbat.  Sigortasız çalışan işçi sayısı yaklaşık %40, sigortalı insanların 15 milyonu asgari ücret alıyor. (yaklaşık %60) Gerçekte böyle olmadığını da çok insan bilir, aslında ücretler yüksektir ama asgari ücretten gösteriliyor. Bunun getirdiği vergi ve SGK prim miktarını bilemiyorum ama vergi oranlarını yükselten ve emekli maaşlarına olumsuz etkisini tahmin edebiliyorum. Aynı şekilde sendikalı işçi sayısının oranı %9 yani işçiler sendikasız çalışıyor desem abartılı sayılmaz. (bildiğim kadarıyla İngiltere’de %26, İskandinav ülkelerinde %60-%70 lere çıkıyor. AB nin ortalaması ise % 23)

Kayıt dışı ekonominin oranı %50 civarında diye söylenir (%40 olduğuna dair rakam verenler de var) yani aynı şekilde vergi gelirinde sorun yaratan ve gelir adaletini bozan bir etkisi var. Hükümet bu konuda adımlar atmaya çalışıyor, dolayısıyla CHP nin daha fazla çalışma yaparak bu konuda daha da neler yapılabileceğine bakması gerekiyor.

Son olarak da ülkede dolaylı vergiler % 70 civarında. Sigaradan, telefondan vs. gibi harcamalar üzerinden alınan vergiler holding patronu için de benim için de belediye işçisi için de aynı. Bunun gelir adaletsizliğini büyüteceği aşikar. Bunları elbet biliyorlardır diye tahmin ediyorum. (bazen sadece umuyorum).

Son olarak da Kürt meselesi ile ilgili bakış açısı tam olarak anlaşılır gibi değil. Kanımca yine kimliğini oluşturan unsurlardan dolayı bu konuda da yalpalıyor. Yine Kılıçtaroğlu Diyarbakır belediye başkanı Baydemir’ in odasında, basının önünde “Bu sorunun çözümü benim siyasi hayatıma mal olacaksa ben onu da feda etmeye hazırım” dedi. Birkaç gün sonra katıldığı bir TV programında “ana dilde eğitim” konusu sorulduğunda bunun mümkün olmadığını söyledi. Eee? Siyasi hayatını bitirecek risk nedir o zaman? Daha baştan bunu kategorik olarak reddedersen neyi konuşacağız?

Özcümle her bireyin ve kurumun yapma sorumluluğu olduğu gibi, CHP nin de kendine sorması gereken sorular var;

Biz kimiz? Amacımız ne? İnsanla ilgili, hayatla ilgili ve nasıl yaşanması gerektiğiyle ilgili neye inanıyoruz? Neye hizmet ediyoruz? Kimseyi dışarıda bırakmayacak çözümlerimiz nelerdir? Ve daha nicelerini kendine sorup, dürüst ve cesur cevaplar verip, sonra da bu cevapların gereği olan hummalı çalışmalara başlamaları gerekiyor. Eğer muhalefet olmanın dayanılmaz cazibesinden başka bir şeyler düşünüyorlarsa  tabii ki.


7 Temmuz 2013

Tayyip Beyle Aram Bozuldu

İlk başta şiir okuduğu için içeri atıldığında çok tepki göstermiştim, bu ne biçim ülke diye insan şiirden içeri girer mi? Hapisten çıkmasını istiyordum. Oy vermedim ama seçilmesine sevinmiştim.

Sonra çalışanlardan kesilen konut edindirme paralarını o zamanki hükümet yok etmiş ve para yok deyivermişti. Erdoğan çıktı ve "devletin vatandaşa borcu olmaz!" dedi. Vay be süper prensip demiştim. Sonra yıllardan beri düşündüğüm, SSK ve devlet hastanelerinin birleştirilmesi, aile hekimliği, ilaç fiyatlarındaki düzenlemeler...bir sürü hayata geçen icraatları tam da benim düşündüğüm gibiydi, ben olsam şunu yaparım dediklerimi diyor ve onları yapıyordu...yani onun söylediğine inanmak değil, kendi düşüncemi ondan duyuyordum. 

Sonraki seçimde bu nedenle gidip ona oy verdim. Balkon konuşmasını dinledim..."bize oy vermeyenleri de duyduk" dedi. Süper çok iyi iş yaptım dedim. (bir sürü arkadaşım bana demediğini bırakmadı, ama ben doğru olanı yaptığım için içim rahattı) Sonra hükümet icraatlarını yasalara göre denetlemesi gereken yargının bunun yerine kendi ideolojileriyle olayları değerlendirip, adeta hükümetin getirdiği uygulamaları durdurmaya çalıştığını gördüm. Kendi kendime diyordum ki "benim seçtiğim hükümetin ne yapıp yapamayacağına yargı karar veriyor bu ne?" Yanlış anlaşılmasın, yargı denetiminden müstesna olmasından bahsetmiyorum, davaları yasaya göre değil de "esas" üzerinden değerlendirmeleri tuhaf geliyordu. Bunu yapacak olan muhalefet ve diğer baskı gruplarıdır, diye düşünüyordum ki; yargı reformu geldi...yine düşündüğüm icaraat yapılıyordu. 

Cumhurbaşkanının eşi başörtülü olur mu saçmalığı tartışılmaya başlandı, o zamanki Genel Kurmay başkanı "Sözde değil, özde..." diye Cumhurbaşkanı'nın nasıl olması gerektiğini tanımlamaya kalktı. "Kardeşim yasa var yasa sen kim olarak bunun üzerinde görüyorsun kendini" diye yine tepki duydum. 

Sonra ekonomik alanda atılmasını düşündüğüm adımları da aynen attılar. 2002-2007 dönemindeki rekor büyümeler geldi. Mali disiplini, bankalar için getirilen denetimler, kamu dış borcunun yeniden yapılandırılması, ihracatla ilgili ülkelerin çeşitlendirilmesi, destek yapısının değiştirilmesi vs. tamamen aklıma yatıyordu. Yine oy verdim. Anayasa değişikliği ile ilgili de bazı çekincelerim vardı. Yetmez ama eveti duyunca, kabul dedim, "yetmez ama evet" yine bilebileceğiniz bir sürü eleştiri aldım. AB ile ilgili "onlar bizi kabul etmezlerse, Kopenhag siyasi kriterlerini, Ankara kriterleri yapar yolumuza devam ederiz" dedi. Süper çıkış dedim, desteğe devam...vs.vs.

Sonra bir gün Hopa' da yapılan protestolar sırasında yaşamını yitiren, Metin Lokumcu ile ilgili bir röportaj sırasında Ruşen Çakır Metin beyin akrabası(ya da tanıdığı) olduğunu ve ailenin çok üzgün olduğunu, bu konuda söylemek istediği bir şey olup olmadığını sordu. Bence tam şahane bir an; ama Erdoğan taş attılar vs. dışında hiçbir şey demedi. Ruşen bey yeniden "ama baş bakanım öldü artık" dedi; başbakanın ağzından çıkan laf "ne yapayım" oldu. İlk kez onun bu halini gördüm. Dindar olduğunu söyleyen birisi ölen biri için Allah Rahmet etsin diyemedi, demedi. Vay canına ne kadar acımasız!

Barış süreci, evet acılıdır, insanlardan çektikleri acıları gömmelerini istemek zorunda kalacağız, Kürde zulüm olmayan, Türkü aşağılamayan bir çare o kadar da kolay değildir, ama yaparsa bu adam yapar, diyordum.

Bir ara tutturdu; tek dil, tek din...yok ben öyle demedim, tek vatan, tek bayrak...ya bunlar ne şimdi? kim tek mi çift mi diyor? üstelik dese ne olur? Kelamdan mı korkacağız. Kendi lafın üstelik "fikrine güvenen demokrasiden korkmaz" eee nooldu fikrine güvenmemeye mi başladın?

Sonra benim için festival başladı; sezeryan (ben de karşıyım) kürtaj sınırlandırması (kürtaja karşıyım) bunlara nereden geldik şimdi? Bu ne? sana ne? vatandaşın sağlığı ile ilgili bir konuysa tıp bununla ilgili çalışsın insanlara anlatılsın ikna olalım ve sınırlansın ama bu ne? (bir de o aralar sağlık bakanı TV de "kürtaj doğum kontrol yöntemi değildir, diğer yöntemlere karışıyor muyuz?" dedi. Allah allah bir de karışsaydın!) sonra "ıksırana tıksırana kadar içiyorsun, bir şey diyor muyuz?" dedi...yine Allah allah karışma hakkın olan bir şey var da karışmıyor muşun gibi ne oldu başbakana yahu? Yine bir TV röpörtajında ".....afedersin Rum" dedi! Aman ha başbakanın beyin kıvrımlarında yer alan düşünceler, kelimelerine sızmaya başladı. "Afedersin Rum". Devlet Tiyoatrolarını kapatmak (bence kapatılmalı ve tiyatronun başka türlü desteklenmesi lazım, tiyatronun gelişmesinin önünde engeldir, ama başka konu, sonra yazarım) Sonrası malum, iki ayyaşın yaptığı yasa, git evinde iç, biz nereyi gösterirsek sen orada gösteri yap, kışla, avm, çapulcu, alkolik, camiye ayakkabılarla girdiler, bunlaaarrrr....

Vel hasıl bir acayip başbakanım var artık. Söylediklerine inanıyorsa eyvah eyvah muhakeme yeteneğini yitirdi. İnanmıyorsa eyvah eyvah başka hesapları var ve muhtemelen kişisel hesap...eee ama olmadı ki işte bu hizmetkar liderlik vs. Sonuç olarak aram bozuldu. En fenası da artık söylediklerine güvenim kalmadı, oyumu 2011 den itibaren alamıyor ama güvenim tamdı. Belki de ben ona bu kadarlık lazımdım. Bilemedim. Sanırım benim gibi bir sürü bilemeyen var. Başından beri bilen arkadaşlara diyecek bir şey yok.

Niyetim ne?


Bir şekilde ayrılık hep dikkatimi çekti ve hep insanların bir arada olmalarını istedim. Ayırımcılıktan hoşlanmadım. Kendi içimde de yaptığım ayırımcılıklarla mücadele ettim ve hala da ediyorum. Bunun için yapabildiğim her şeyi, irili ufaklı yapmaya çalıştım.  Bazen ufak da olsa mesafe kaydettim, bir sürü zamanda da başarılı olamadım.

İlk okulu okuduğum köyde iki ailenin arası bir sınır sorunundan dolayı bozuktu ve birbirleriyle konuşmuyorlardı. Ama çocuklar sokakta birlikte oynayabiliyorlardı, ben de aileleri barıştırmanın bir yolunu bulamadığım için çocuklar oynama devam ederlerse, ileride bu küslük biter ümidiyle onları bir arada tutacak oyunlar icat etmeye çalışırdım, bizim bahçede oynamalarını sağlardım.

Yaşımı hatırlamıyorum ama güneşin 6 milyar yıl ömrü kaldığını ve dünyada hayatın biteceğinin öğrendiğimde dehşete kapılmıştım. O zaman tüm insanların bir sonraki gezegenin neresi olması gerektiğini ve bunun için çalışması gerektiğini düşünmüştüm. Bunun dışındaki her uğraş nafile diye düşünmüştüm, şimdi de böyle düşünüyorum. Belki de en büyük resimde bunun için uğraşıyoruzdur ama şimdilik bununla ilgili bilincimiz yerinde değildir. 

Bir zamanlar çalıştığım şirkette distribütörlerimizin aynı depoyu kullanmaları projelerinden bile bahsettim, “ikisi de ayrı ayrı masraf edeceğine tek depoda masrafları paylaşsınlar, neticede burada rekabet edecek bir şey yok” diye iddia ettim. Olmadı. Türkiye’de GSM şirketlerinin her birisi, kendi başına baz istasyon kurarken, “buna ne gerek var, aynı baz istasyondan çalışmaları mümkün değil mi ki?” diye düşündüm. En sonunda hepsi de tüm ülkeyi kapsama alanına alacak yatırımı yapacaklardı nasıl olsa, çifte yatırıma ne gerek vardı ki? Ya da banka ATM’leri...Bir yerlerde tanıştığım PKK yandaşı Kürt’lerle konuşup onlarda durum nedir diye anlamaya çalıştım, oldu bitti insanların başörtüsü nedeniyle dışlanmalarını, üniversiteye girememelerini sorguladım, anlamsızlığını anlatmaya çalıştım. Bunların bir kısmı düşüncede kaldı bir kısmı fazla romantik ve hayalperest kaldı ve bazen oldu bazen olmadı.

80’ lerin sonunda duvarlar yıkılırken pek bir ümitlendim, sınırlar anlamsızlaşacak ve dünya birlikte yaşanan bir yer olacak gibi hayallere kapıldım. Olmadı...

Ümidim sürüyor. Hala herkesin olduğu gibi olmasına izin verdiğimiz, ve kimsenin dışarıda kalmadığı bir dünyanın ve hayatın mümkün olduğuna inanıyorum. Cevaplara sahip değilim ama bunu konuşarak, paylaşarak gerçekleştirebileceğimizi biliyorum.

Bunun parçası olabilmek için de yaptıklarımın ve yapacaklarımın dışında bir yandan da burada yazılar yazacağım.

Çok konu başlığı olduğu için yazı içerikleri değişiklik gösterebilir. Zira bu hayalin gerçekleşmesi için bireysel dönüşümlerin, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin yaşanması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca devlet toplum ilişkilerinin, şirket çalışan ilişkilerinin, aile içi ilişkilerin, hükümet ve yönetim araçlarının dönüşmesi ve sürekli değişerek iyileşmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle de rotası hep “birlikte yaşamanın yollarını aramak” olan ama içerik olarak geniş bir yelpazeye sahip yazılar olacak. Elbette ki politik yazılar da olacak; ancak yazıları herhangi bir parti ya da önceden belirli bir ideolojiden bağımsız tutacağım. Doğru olduğuna inandığım ilkeler üzerine oturan yazılar yazacağım. Muhtemelen de o sıralarda öne çıkan konular yazılarıma konu olacak. Dolayısıyla hükümetin, diğer siyasi parti ya da kurumlarının ya da devlet kurumlarının eleştirilerine de yer vereceğim.

Aynı zamanda her tülü eleştiriye, karşı görüşe de açık bir platform olmasını hayal ediyorum. Buradaki okuyucu yorumlarıyla ilgili tek şart, bunların küfür, şiddet, hakaret ve karalamalar içermiyor olmasıdır. Kriteri nedir diye merak edebilirsiniz, maalesef şimdilik kriter benim. Belki başka birileri farklı kriterler koyarsa o zaman onlar da kabulümdür.

Niyet budur.