14 Eylül 2013

Savaş Barış


Diyelim ki, sen barış içinde yaşamı yüceltmeye, insanların dünyaya gelme sebebi her neyse onu gerçekleştirmelerine olanak tanımaya, dolayısıyla da mutlu umutlu coşku dolu yaşamalarını sağlamaya çalışıyorsun. Kimseye de bir zararın yok, hatta onlara bu doğrultuda ilham veriyorsun.

Başka birileri ise sebebi her ne olursa olsun senin yaratmaya çalıştığın masum hayata kast ediyor. Bu durum doğrudan senin yaşadığın ülkeye yapılırsa, evet savaşmak zorunda kalabilirsin. Eğer savaşmak zorunda kalırsan da bu savaştan zaferle çıkmak için hazır ve donanımlı olmak zorundasın. Sonrasında yeniden barışı tesis etmelisin. Zira savaştıkların henüz doğmamışlar değildir.

Seni doğrudan etkilemeyen ama insanlık onuruna aykırı yaşananlar varsa, o durumda da barış koalisyonları kurup, bu duruma insanlık adına müdahale etmek zorundasın. Başka yerde insana aykırı olanlar seni ilgilendirir. Bu durumda hep aynı ilkelerle hareket ediyor olman şarttır.

Yani bir yerlerde soykırıma girişmişlerle can ciğer kuzu sarması olup, başka yerde katliama girişen darbecilere tepki gösterirsen inandırıcılığın kaybolur. İlkelere ihanet ettiğin için, bütünlük bozulacağından hayatın dengesi sağlanamaz.

Suriye’ de Esad/Esed kendi güç ve iktidarını korumak için, ordusunu kendi insanının üzerine sürdü. Sanırım, sandı ki güç yoluyla yeniden dengeyi kurar. Kuramadı, kuramazdı. Haklı talebi silah susturmaz. İnsanları öldürürsün ama talepleri yok edemezsin, güçlendirirsin. Hayat bütünlükten yanadır.

Orada insanlık adına bu ayıplar, günahlar işlenirken sessiz kalınması utanç vericidir. Bu durumu sona erdirmenin yolu ise yeni savaşan güçleri devreye sokmak değildir. Dünyanın bir sürü yerinden savaşmak (cihad) için Suriye’ ye gelenler kimsenin haberi olmadan gelmiş olmazlar. Mutlaka bir çok ülke buna maddi, lojistik ya da istihbaratla ilgili destek verdi. Maalesef bizim yöneticilerimiz de.  O zaman da iş çığırından çıktı. Bir yanda masuma silah çeken Suriye zaliminin askerleri, öbür tarafta namazların kaç rekat olduğunu bilmeyen kamyon şoförlerinin kafasını kesen, kurşuna dizen cennet tacirleri.

Bu manzarada hayatı yüceltebilmen için barıştan yana olanların bir araya gelip, barış koalisyonu oluşturulmasından ve silahların susturulmasından başka bir yol yok. Çünkü bu saçmalığı kim kazansa, sürdürülemez bir denge kurulduğundan, aslında kaybetmeye mahkum hale geliyor.

Bu ülkede de sırf hükümetten yana olduğu için müdahaleyi desteklemek, neyi desteklediğini bilmemek demektir. Ya da o kadar vahim durumdasınızdır.   

13 Eylül 2013

Böyle istiyorum


1.     Anayasadan her türlü milliyet ve ideoloji tanımı kaldırılsın.
2.     Laiklik; devletin hiç bir kurumu hiçbir din ile ilgili referans kullanmasın. (Diyanet işleri kaldırılsın). Her birey istediği dini istediği gibi yaşayabilsin. Devlet dinlere karşı nötr dursun, aksi şiddetli cezalandırılsın. Dini her türlü zorlama ve baskının engellenmesi garanti altına alınsın. Din işlerine bütçeden kaynak ayrılmasın, devlet din eğitimi ile ilgili hiçbir tasarrufta bulunmasın. Her türlü dini gruplar ve tarikatlar ve diğer dini örgütlenmeler kayıt altına alınmak kaydıyla serbest bırakılsın, dini eğitim verebilsinler. (dernekler gibi)
3.     Temel hak ve hürriyetler, insan hakları evrensel beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi referans alınsın.
4.     Seçim yasası millet vekillerinin halk tarafından seçileceği şekilde yeniden düzenlensin.
5.     Millet vekili dokunulmazlığı sadece kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılsın.
6.     Siyasi partilere devlet ödeneği aldığı oy/teşkilat genişliği vs. gibi somut kriterlere göre ve meclis dışı partileri de kapsayacak şekilde yeniden düzenlensin.
7.     Partilere nakit ve nakit dışı yardımlara sınırlandırma getirilsin.
8.     Seçim barajı kaldırılsın.
9.     Çevreyle ilgili konularda üst, özerk bir kurum oluşturulsun. Tüm mimar ve mühendis odaları, çevreyle ilgili bakanlık ve halk temsilcilerinden oluşan bir kurum oluşturulsun. Buranın onayı idarelerin kararlarını bağlayıcı kurallar koyabilsin. Yasayla güvence altına alınsın.
10. Her türlü fikri (dini inançlar dahil) ifade etmek, taraftar toplamak, yaymak tamamen serbest olsun. Tek engel fiziksel ya da psikolojik şiddet içermemesi olarak konulsun.
11. Terörle mücadele yasası ya tamamen kaldırılsın, ya da tam tanımlar yapılarak kapsamı olabildiğince daraltılsın.
12. Çalışanlarla ilgili yaslar gözden geçirilsin ve iş yaşamında insan onuruna aykırı olabilecek her türlü uygulama kısıtlansın.
13. Çalışan sayısı (örneğin) 2.000’ i geçen işletmelerde, çalışanların hakları  ve çalışma koşulları özel olarak denetlesin.
14. Dış ilişkilerde askeri müdahale vs. gibi şiddete başvurulacak konularda, mecliste tam mutabakat aransın, ya da zorlayıcı bir çoğunluk kararı aransın.
15. Devlet ihale yasası revize edilsin ve belirli bir tutarın üzerindeki ihalelerde %100 şeffaflık sağlansın. (açık artırma/eksiltme vs. yöntemlerle ve halka açık olarak)
16. Yerel yönetimlerin ne tür hizmet vereceği/vermeyeceği anayasada belirlensin. Dini hizmet veremesinler ve hizmetleri nasıl verecekleri kendi kararlarına bırakılsın. (Ör. Türkçe mecburi dil olmak üzere istediği dillerde hizmet verebilsin)
17. Polis ve Jandarma teşkilatı merkezi hükümete bağlı kalsın. Onun dışındaki hizmetlerde yerel yönetimler söz sahibi olsun. Okul sayıları ve yerleri, hastane sayıları ve yerleri vs. gibi hizmetler ana prensipleri merkezi hükümet tarafından yasayla belirlenmek üzere yerel yönetimlere bırakılsın.
18. Her türlü ayırımcılıkla ilgili yasal düzenleme yapılsın. Herhangi bir kişinin etnik/dini/cinsiyet/cinsel yönelim/yaş/dil/ırk vs. gibi kimliğinden dolayı uğrayacağı zararlar, hem devlet hem de özel kurumlarda ve bireylerde  tazminata konu edilsin.
19. Nefret suçları tam ve kapsamlı olarak tanımlansın, cezaları artırılsın.
20. Yerleşim yerlerinin Cumhuriyet döneminde değiştirilen isimleri orada yaşayan halka sorularak tekrar eski haline getirilsin.
21. YÖK yetkileri olabildiğince sınırlandırılsın (sınav vs. dışında idari tasarruflarda bulunamasın). Üniversiteler tamamen özerk hale getirilsin. Üniversiteler kendi yönetimlerini kendileri oluştursun ve seçimle yapılsın. Özel üniversitelerin standartları oluşturularak serbest bırakılsın.
22. Askeri liseler ve İmam hatip liseleri kaldırılsın. (ideolojik ya da dini eğitim veren okullar 18 yaşından sonra serbest olsun) Meslek liseleri sayı ve konuları yerel yönetimlerin kararına bırakılsın. Merkezi hükümet koordinasyon görevi görsün.
23. Vergilerin gelire göre alınması için gerekli düzenlemeler yapılsın. Dolaylı vergi oranı AB standartları gözetilerek aşağı çekilsin.
24. Belirlenecek bazı vergiler yerel yönetimler tarafından belirlensin. Toplama ve harcama yetkileri yerel yönetimlerde olsun. Mesleklere, iş kollarına göre ve başka bir takım kriterlere göre farklı vergi oranları belirlenebilsin ve bu yerel yönetimlerin yetkisinde yapılsın.
25. Mahkemelerin ve üst mahkemelerin denetimi özerk yapıya kavuşturulsun. Hükümetlerin yüksek yargı organlarına müdahil olamayacağı yeni bir yapı kurulsun. Siyasetçilerin yargı organlarıyla ilgili yapacağı açıklamalar, dokunulmazlık kapsamından çıkarılsın.
26. Adı ne olursa olsun, (özel yetkili mahkeme, DGM vs) standart dışı mahkeme kuruluşu mümkün olmayacak bir düzenleme yapılsın.
27. TSK Milli Savunma Bakanlığına bağlansın. Askerlik zorunlu olmaktan çıkarılsın. Bunun ne kadar zamanda ve nasıl yapılacağı bir programa bağlansın.
28. Basın yayın kuruluşlarının devletle ilişkili işlerle uğraşması yasaklansın.  Sermayelerinin belirli bir oranının halka açık olması zorunluluğu getirilsin. Basın ilkelerini denetleyecek üst, özerk bir yapı kurulsun.
29. Devlet sanat faaliyetlerinden çekilsin. Sanatın desteklenmesi için ayrı çalışan ve kendine ait bir bütçesi olan, özerk bir kurum oluşturulsun. Sanatın desteklenmesi yerel yönetimlerin de sorumluluğunda olsun.
           30. Çocuk hakları ve sağlığı ile ilgili ayrı bir denetim mekanizması oluşturulsun.

30 Temmuz 2013

Bireysel hikayeler.


Her toplumsal olayın içinde yaşayan insanların bireysel hikayeleri vardır. Bu hikayeleri okuyup anlamadan, toplumsal olaylar iyi doğrultuya oturtulamaz.

Geçenlerde yeni biriyle tanıştım.  90lı yıllarda ailecek Bulgaristan’ dan gelmişler. Genç bir insan. Orada yaşadıklarını anlattı, Müslüman mezarlarının değiştirilmesi, kurban kesmenin yasaklanması vs. gibi sırf dinlerinden dolayı yapılan baskılardan bıkıp, Türkiye’ye göç etmişler. Gezi olaylarına katılmış. Kendi deyişiyle, “ben doğduğum ülkede yaşama şansı bulamadım, milliyet olarak ait olduğum ülke de de yaşama şansım kalmazsa gidecek yerim yok. O nedenle burası benim istediğim gibi yaşanacak bir yer olana kadar mücadele edeceğim. Gerisi hiç önemli değil.” Bu hikayeyi duymak zorundayız.

Ya da, önce amca oğlu sonra da kendisi PKK ya katılan bir üniversite öğrencisinin söylediklerini okumuştum. Diyordu ki; “Siyasetle fikir yürütme dışında uğraşmıyordum, silahlı kalkışmayla da bir yere varılamayacağını düşünüyordum. Amcamın oğlu dağa çıktı ve bir çatışmada öldürüldü. Bütün sülale acılar içindeydik ve öfkemiz kabarmıştı. Ben de okuduğum okuldan bir arkadaşımla birlikte PKK ya katılmaya karar verdik ve katıldık. Sonrasında koşullardan dolayı pek memnun değildim ve kararımı sürekli kendi içimde sorguluyordum. Bir çatışmada arkadaşım öldü. O günden sonra artık geri dönemeyeceğimi, dönersem kuzenime ve arkadaşıma ihanet edeceğimi düşünerek uzun süre geri dönmedim. Sonra karar verip örgütten kaçtım. (Avrupa’ da bir yerde yaşıyor) Hala silahın çözüm olmadığını ve arkadaşıma ve kuzenime ihanet ettiğimi düşünüyorum. Bazı insanların neden hala savaşmaya hazır olduğunu anlamamız gerekiyor.

Alevi bir arkadaşla yolculuk ettim. Yol sırasında söyledi Alevi olduğunu. 3. Köprüye verilecek Yavuz Sultan Selim adından dolayı. Aslında hiç ibadet etmeyen ve Alevi kültürünü yaşamayan biri olduğunu, sadece ailesindeki konuşmalardan, büyüklerinden Yavuz Sultan Selim’ in Alevilere kıyım yaptığını duymuşluğu varmış o kadar. Çocukluğumdan beri dinlediklerimden dolayı şimdi bu isim kararına tepkili ve o nedenle Gezi olaylarını ve hükümete karşı yapılanları destekler olmuş. “Artık ben de Alevi oldum” demesi enteresandı. Bu hikayeyi dinlemezsek ne olduğunu kavrama şansımız yok. (tarih dersi alır gibi, efendim aslında Yavuz ne yapmıştı, yapmamıştıların sahiden hiç bir hükmü yok)

Kendime bakıyorum. Gezi olaylarının benim gözümde yaşananlarıyla başbakanın açıklamaları hiç tutmadığı için devlet tarafından yapılan bütün açıklamalara kuşkuyla bakar oldum. (daha önceden de devlet görevlilerinin ve hükümetlerin doğruları saptıracağını düşünürdüm ama başa gelince emin oldum diyeyim) benim hikayem anlaşılmadan devletin güven sağlaması imkansız.

Bir arada yaşayabilmemiz için yargılamadan, merak  ve saygıyla kişisel hikayeleri dinlememiz gerekiyor.

26 Temmuz 2013

Olanı okumak ve doğru hamleleri yapmak


Irak fiili olarak üçe bölünmüş durumda; Şiiler Sünniler ve Kürtler ayrışmış halde. Suriye’ yi de muhtemelen benzer akıbet bekliyor.  Bunlarla birlikte Lübnan ve Ürdün’ ün de bu çalkantılardan etkilenmemesi mümkün değil gibi.  Şimdilik bu konu burada bir dursun.

İki yıl önce başbakanımız Mısır’ da ve Libya’ da kahraman gibi büyük bir coşkuyla karşılandı. Aday olsa seçilecek durumdaydı yani.  İsrail’ le Türkiye arasındaki gerginlikte en sonunda Türkiye istediği sonuca doğru istediklerini elde etmeye başlamıştı. Balkanlarda, Türki Cumhuriyetlerde ülkenin etkisi giderek daha kuvvetli hissediliyordu.

İçeride de küresel krize rağmen ayakta kalan ve hatta küçük de olsa büyüme kaydeden bir ekonomi gidişatı vardı. PKK ile  uzun süren çatışmalı durumu ortadan kaldıracak ilk adımlar atılmıştı. En azından silahlı çatışmanın sonuna gelindiği konusunda iyi başlangıçlar vardı.

Şimdi, diyelim ki; ülkenin dışarıda yükselen itibarı, içerideki istikrarı başka birilerinin asabını bozdu ve Türkiye üzerinde bir oyun planı kurgulandı. Bu arada farazi yazıyorum ama ihtimal dahilinde olan bir şey olduğunu da düşünüyorum.

Hükümet büyükelçileri, MİT ve dışarıda kendisini destekleyen kişiler aracılığıyla bunu öğrenememiş miydi? Eğer öyleyse bu zaafı nasıl açıklayacağız? Ülke güvenliği sınır kapısından çok önce başlamaz mı?

Sorarsak (hatta biz sormadan, önceden haberdar olduklarını söylemişlerdi) “elbette bu tür girişimlerin olabileceğini biliyorduk” diyecekler.

Böylesi bir ortamda bu kadar ciddi bir tehdit varken, bir başbakan alkol düzenlemesiyle başlayan sözleri sarf edip, Gezi olaylarında gördüğümüz davranışları devam ettirir mi?

Bazıları Gezi olaylarından dolayı Türkiye’ nin imajının zedelendiğini söylüyor. Yanlış tespit! Agresif ve antidemokratik çıkışlarından dolayı Erdoğan’ ın, kifayetsizliklerinden dolayı da bakanların imajı hasar görmüştür. Ciddi bir acemilik sergilenmiştir. Şimdi de PYD nin attığı adımlarla ilgili aynı acemilik devam ediyor.

Erdoğan ve hükümet durumu toparlamak istiyorsa;
Yasal düzenlemelerle ilgili kapsamlı bir paket ortaya koymalıdır. (Şu anda konuşmaya başladıkları demokratikleşme adımları yeterli değildir. ) Örneğin;
- Terörle Mücadele Kanunu
- Seçim Barajının %3-5 e indirilmesi
- Milletvekillerinin halk tarafından seçilebileceği bir seçim yasası değişikliği
- Ana dilde eğitimin alt yapısının oluşturulacağı düzenlemeler
- Diyanet işlerinin işlevi ve dolayısıyla devletin dinle ilişkisini keseceği sadece hizmet veren olarak kalacağı bir düzenin adımlarının atılması
- Daha önceden imzalanmış uluslar arası anlaşmalarla çelişen yasaların gözden geçirilmesi. (dolayısıyla Ergenekon ve KCK davalarının seyrini etkileyecek düzenlemeler)

Bunların yanı sıra AB ile ilgili yapılması gereken reformlara devam edilmesi de aynı derecede önemlidir. (AB nin geleceği vs. gibi dorular var ama konu o değil) Bunlar İstanbul’ u finans merkezi yapmak konusundaki iddialar , para musluklarının kısıldığı ortamda yeni yatırımcıların gelebileceği güvenliği sağlamak açısından önemlidir.

Peki yapılır mı? Hayır! Neden? Çünkü birincisi, çok az sayıda insanın düşüncesiyle (ki bunlardan iki tanesi felaket; Yalçın Doğan ve Yiğit Bulut) bütün bu adımlar görülse bile, görüldüğüne inanıyorum, bir stratejiye oturtulamaz. İkincisi de kafalar hiç oralarda değil, şu anda intikam ateşiyle Gezi’ nin hesabını sormaya çalışıyorlar. (Bozulan imajlarına imaj katacak hareketler)

Ne olacak o zaman? Önce yerel seçimlerde AKP (ya Allah!) İstanbul’ u kaybeder ya da korkutucu bir hasar alır. Sonrasında da genel seçimlerden ilk parti olarak çıksa bile mecliste aynı sandalyeye sahip olamaz.  Ondan sonraki gelecek seçimlerde de kaybeder.

Bu senaryo tutarsa da maalesef hükümetlerden bize bir hayır yok demektir. Bize de birbirimize düşmeden yaşamaya devam etmek kalır.

17 Temmuz 2013

Türkiye’ nin özel koşulları!


Daha eskiden daha çok duyduğum bir laftı bu. Devlet büyüklerimiz “Türkiye’nin özel koşulları nedeniyle......” diye başlardı cümleye. Bir yanından bakınca hakikaten özel koşulları varmış gibi durur ve hatta vardır da.

Nedir bu özel koşullar? Benim görebildiğim kadarıyla, etnik farklılıklar başta gelir. Dili, gelenekleri, toplum ve aile yapısı farklı olan Kürtler örneğin. Dini farklı yorumlayan Aleviler ve diğer dini gruplar mesela. Dinden devam edecek olursak, tamamen İslami kurallara göre yaşanması gerektiğini ve herkesin de buna tabi olması gerektiğine inanan insanlar. Halkın eğitim seviyesi başka bir “özel koşul” olarak dillendirilir. Belki uğraşsak başka özel koşullar da bulabiliriz.

Aslında bunlar tam da özel koşullar değil bence, sadece halkı kontrol edebilmek için kullanılan birer bahanedir. Başka ülkelerde de bu şekilde olmasa da başka özel koşullar üretilebilir pekala. Mesele bu özel koşullardan dolayı insanlara ne dayatıldığı ve bunun nasıl kullanıldığıdır.

Dayatılanların başında Terörle Mücadele Kanunu (TMK) geliyor örneğin. Öyle bir geniş tanım yaratıyor ki ve politikacılar o kadar ikiyüzlü ve ilkesiz davranıyor ki, sonuçta gücü ele geçirenin ötekine zulüm etme aracı haline dönüşüyor. Eğer katıksız Kemalist bir bakış açısından bakarsan, özellikle dindar kesimi baskı altında tutabilmek için özel koşullar gündemde tutuluyor. Milliyetçi muhafazakar pencereden baktığında Kürtler terörist yaftasıyla karşı karşıya kalıyor. Son seferde de onuru zedelenen, bir şekilde hükümetin aslında özel olarak da Erdoğan’ ın ifadelerine tepki gösteren kalabalıklar rahatlıkla (ve komik ötesi gerekçelerle) terörist olarak gösterilebiliyor ve hatta yargılanıyor. Uydurulan “özel koşullar” dan dolayı da bu TMK bir türlü değiştirilmiyor. Mesela İstanbul’ da yasal olarak yapılan Nevruz kutlamalarına gittiysen ve orada fotoğraf çektiysen, o fotoğrafta da sarı, kırmızı, yeşil flamalar varsa, devlet isterse seni terör propagandası yapmaktan yargılayabiliyor, hakim beyin nasıl düşüneceğine bağlı.

Özel koşulları en iyi özetleyenlerden biri bir Japon arkadaşım oldu aslında. Bu yıl İstanbul’ a geldi, Kapadokya’ ya gitti. Geri döneceği gün “ne gördün Türkiye’ de” diye sordum. Cevap olarak “mixture of everything” (her şeyin karması) dedi. Eğer bir ülkede yaşayan insanlar bu şekilde tanımlanabilirse, ki ben buna katılıyorum, o zaman burada anarşi sınırına dayanan, demokrasinin olabilen en geniş versiyonundan başka hiç bir yönetim şekli burayı kandırmaz.

Bir soru şu; bunu AKP başarabilir mi? Bence kadrolarında yer alan bazı insanlar başka bir formatta bir araya gelirlerse olabilir. Diğer taraftan Erdoğan liderliğinde bir AKP ile olamayacağı artık çok aşikar. Zira bütün söyledikleri bir yana şu iki cümleyi kurabilmiş kafadan bu demokrasinin çıkabilmesi için tanrısal bir mucize gerekli; “aksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar, bir şey demiyoruz” (beyefendi burada “bir şey deme” hakkını saklı tutuyor) ikincisi de “bize demediklerini bırakmadılar...afedersin ne Rum’luğumuz kadı...” (beynin kıvrımlarındaki düşünüş şeklinin kelama gelmiş halidir, üzerinde çok çalışmamışsan kendini iyileştiremezsin)

10 Temmuz 2013

Kimlik ve hummalı çalışma


CHP nin ülke sorunlarının çözümü için gerçek bir alternatif olması iki koşula bağlı; birincisi kendini derinden ve cesurca sorgulayıp kimliği ile ilgili yeni bir tanımlamaya ulaşması, ikincisi de hummalı bir çalışma.

Birinci ödevini yapmadan ikinciye geçmemeli diye düşünüyorum. Zira kim olduğunuz, ne/nasıl yapacağınızı belirler.

Kabaca eğilmesi gereken konuların başında, çizdiği kalın kırmızı çizgilere bakmak geliyor. Zira bu sınırlar aslında adında bulunan “halk” ı tam olarak kapsayamıyor. Bana göre Türkiye öyle bir ülke ki, dar tanım yapan kimse yeteri kadar kapsayıcı olamıyor.

Bildiğimiz bir konu varsa o da muhafazakar kitlenin nüfus içinde oran olarak fazla olması. Yine de bu muhafazakarlık, dışlayıcı ve korkutucu değil bence. Müslümanlıktan gelen ve Anadolu kültürünün kodlarını taşıyan bir muhafazakarlık. Dolayısıyla dinine bağlı ve bunun gereklerine göre yaşamak isteyen insanlarla ilgili çizdiği sınıra bakmak önemli bir adım olabilir. Sorarsanız böyle bir sınırımız yok diyeceklerdir ve öyle derlerse iktidarın deyimiyle “müebbet muhalefet” olarak kalacaklardır. Bu bir oy avcılığı değildir, adındaki “halk” ın bir gurubu dindar, bunu göz önüne almadan olmaz.

Ekonomik konularda bir belirsizlikleri var. Kılıçtaroğlu Diyarbakır’da bir mitingde hükümeti eleştirirken, “AKP hükümeti son 9 yılda 49 tane yeni hapishane yaptı. Yeni hapishane yapacağına, 49 tane yeni fabrika yapsaydınız gençlerimiz gidip çalışsaydı” diyebiliyor mesela. Yani devletin görevi fabrika yapmak mıdır? Ne fabrikası yapacak? Dolayısıyla bu alandaki politikaları laftan öte gitmiyor. Sol bir geleneğe sahip bir parti olarak liberal ekonomik politikaları önermek ve desteklemek zor olabilir ama pek ala “bilinçli kapitalizm” kavramının içini dolduracak bir anlayıştan yola çıkarak çağdaş ekonomi politikaları geliştirebilir.

Yine ekonomiyi ilgilendiren alanlarda bazı rakamlarımız berbat.  Sigortasız çalışan işçi sayısı yaklaşık %40, sigortalı insanların 15 milyonu asgari ücret alıyor. (yaklaşık %60) Gerçekte böyle olmadığını da çok insan bilir, aslında ücretler yüksektir ama asgari ücretten gösteriliyor. Bunun getirdiği vergi ve SGK prim miktarını bilemiyorum ama vergi oranlarını yükselten ve emekli maaşlarına olumsuz etkisini tahmin edebiliyorum. Aynı şekilde sendikalı işçi sayısının oranı %9 yani işçiler sendikasız çalışıyor desem abartılı sayılmaz. (bildiğim kadarıyla İngiltere’de %26, İskandinav ülkelerinde %60-%70 lere çıkıyor. AB nin ortalaması ise % 23)

Kayıt dışı ekonominin oranı %50 civarında diye söylenir (%40 olduğuna dair rakam verenler de var) yani aynı şekilde vergi gelirinde sorun yaratan ve gelir adaletini bozan bir etkisi var. Hükümet bu konuda adımlar atmaya çalışıyor, dolayısıyla CHP nin daha fazla çalışma yaparak bu konuda daha da neler yapılabileceğine bakması gerekiyor.

Son olarak da ülkede dolaylı vergiler % 70 civarında. Sigaradan, telefondan vs. gibi harcamalar üzerinden alınan vergiler holding patronu için de benim için de belediye işçisi için de aynı. Bunun gelir adaletsizliğini büyüteceği aşikar. Bunları elbet biliyorlardır diye tahmin ediyorum. (bazen sadece umuyorum).

Son olarak da Kürt meselesi ile ilgili bakış açısı tam olarak anlaşılır gibi değil. Kanımca yine kimliğini oluşturan unsurlardan dolayı bu konuda da yalpalıyor. Yine Kılıçtaroğlu Diyarbakır belediye başkanı Baydemir’ in odasında, basının önünde “Bu sorunun çözümü benim siyasi hayatıma mal olacaksa ben onu da feda etmeye hazırım” dedi. Birkaç gün sonra katıldığı bir TV programında “ana dilde eğitim” konusu sorulduğunda bunun mümkün olmadığını söyledi. Eee? Siyasi hayatını bitirecek risk nedir o zaman? Daha baştan bunu kategorik olarak reddedersen neyi konuşacağız?

Özcümle her bireyin ve kurumun yapma sorumluluğu olduğu gibi, CHP nin de kendine sorması gereken sorular var;

Biz kimiz? Amacımız ne? İnsanla ilgili, hayatla ilgili ve nasıl yaşanması gerektiğiyle ilgili neye inanıyoruz? Neye hizmet ediyoruz? Kimseyi dışarıda bırakmayacak çözümlerimiz nelerdir? Ve daha nicelerini kendine sorup, dürüst ve cesur cevaplar verip, sonra da bu cevapların gereği olan hummalı çalışmalara başlamaları gerekiyor. Eğer muhalefet olmanın dayanılmaz cazibesinden başka bir şeyler düşünüyorlarsa  tabii ki.